sudiSakin bir sonbaharın hafta sonuydu. Çınar ağaçlarının bebek eli büyüklüğünde ki yaprakları, ılık hazan rüzgârıyla havada birkaç tur atar ve nazlı nazlı süzülüp toprakla buluşurdu. “Olduğumuz yerde duralım ilk yaprak kimin başına düşecek?” der nöbete başlardık. Belki de tarihin ilk ‘duran adam’ eylemini biz bulduk. Dakikalarca bekledikten sonra omuz başıma dokunup yere düşen o sarı yaprağı alıp “ben kazandım” diye sevinçle bağırdım.
Dalından kopan bir yaprak bile olsa sevinmemem gerektiğini unutarak. Eylülü, sonbaharı ve hüznü sevmeme sebep olan o sarı yapraklarla sonraki yıllarımda resimler yapmaya başladım. Bir anlamda onları ölümsüzleştirip kurtarabildiğim kadarını kurtarıyordum.
Ne olursa olsun mevsimler insanların ruh haline şekil veriyor.
Sonbaharda hüzünlü olur kışın ise içine kapanır insanlar.
Kışı sert geçen yörelerin türküleri bundan dolayı acı, özlem ve hasret doludur.
Sadece türküler mi?
Bir dönem hayatımızın vazgeçilmezi olmuş destan kültürümüz vardı.
İlkokul dönemlerimdi, cebimde ki bir gazoz almaya yetecek parayla aldım ilk destanı.
Gazoz mu destan mı?
Uzaklardan adım adım yaklaşan ve yaklaştıkça insanın içini acıtan yanık sesli bir adam.
Sol elinde bir tomar kağıt parçası, sağ eli kulağında destan okuyarak ilerliyor.
Hatırladığım kadarıyla ‘14 yaşında verem hastalığından ölen Dudu kızın kısacık hayat hikâyesinden’ bahsediyordu.
Destancı da uyanık, ilk dörtlüğü okuyarak merak uyandırıyordu ki destanını satabilsin. Gazozdan vazgeçip destanı aldım.
İlk okuduğumda çok fazla etkilenmedim ama sonra ki tekrarlarımda içimin acıdığını fark ettim.
Oysa ne Dudu kızı tanırdım ne de verem hastalığının ne menem bir şey olduğunu.
Sadece destan mı?
Yerel gazetelerin akşam baskıları olurdu.
Gün içerisinde meydana gelen bir olay biraz da abartılarak acil baskıya verilir “yazıyor yazıyor” duyurusuyla satılırdı.
Destanlar ve akşam baskılarının yerini sağ ve sol görüşteki siyasi bildiriler aldı.
Çalakalem yazılmış değeri etkisinden az olan bu bildiriler yine yaşı 14-15 yaşında ki çocuklar tarafından bu defa bedava dağıtılırdı.
Bildirileri almayanlar erketeye yatan büyük ağabeyler tarafından sorgulanır gerek görülürse iki kese üç sabun misali ıslatılırdı.
İnsanların politikleştiği ve kamplara bölündüğü o fikren aydınlık uygulamada karanlık yıllardı. “bana necilik” ruhu galip geldi.
Ne mahalle büyükleri ne devlet büyükleri devreye girdi.
Devreye girdiklerinde ise geç kalınmış ortalık kan gölüne dönmüştü.
Ardından askeri darbe geldi.
“Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız” sloganları atanlar ya susturdular ya da kan kusturdular.
Destanlar mı?
Cezaevlerinde işkenceler, yaşı büyütülüp asılanlar ve “bir sağdan bir soldan götürüp” adaleti sağlayanları bile yazamadı.
O dönem canı yanmayanlar orta yerde duranlardı.
Ne suya ne sabuna dokunmadılar.
Beklediler güçlendiler ve şimdi sınav veriyorlar…