sudiTürkiye 1960 yılından itibaren değişmeye başladı. Anadolu’nun ücra köylerinden çıkan ve adına “Alamancı” dediğimiz büyüklerimizin gurbet yolculuğuyla başladı her şey.
Kara trenlere tahta bavullarla binip şapkalarının tereğiyle gözyaşlarını saklayan kavruk yürekli o gençlerin ‘umuda yolculuğu’ nice dizilere ve filmlere konu oldu.
Alaman Markını, teybi ve sarı uçlu sigaraları onlarla tanıdı ülkemiz.
Kara trenle göçen gurbetçilerimiz birkaç yıl sonra Opel, Ford ve Vosvos minibüslerle gelmeye başladılar vatan topraklarına.
Kapıkule’den içeri girdiklerinde toprağı öpmeleri, ay yıldızlı bayrağımızı görür görmez gözlerinden akan yaşı “vatan sevdası” dışında neye bağlayabiliriz ki?
60-80 yılları arası ülkemizin kabuğunu yırttığı yıllardır. Gelenek ve görenek arasında sıkışan yurdum insanının ufkunu Avrupai kültürün taşıyıcıları olan gurbetçiler sayesinde aştık.
Bir başka bakış açısıyla o yıllar demokrasinin en geniş biçimde yaşandığı, sendikaların ve mesleki örgütlenmenin tavan yaptığı, öğrencilerin ‘öğretim’ dışında ‘eğitim ’ açlığını giderip sosyal olaylara duyarsız kalmadığı dönemlerdi.
Sendikalar temsil ettikleri emekçilerin haklarını sonuna dek korurdu.
Politik olsalar bile mevzu ‘hak’ olduğunda susmazlardı.
Kolektif öğrenci hareketlerinin birçoğu abartılı eylemleri olsa da ‘Ülke’ gerçeklerine vurgu yapan sloganları bugün için ders niteliğindedir.
İstiklal Marşıyla açılıp, İstiklal Marşıyla kapanırdı tek televizyon kanalımız.
Şimdilerde “İstiklal Marşı tekrar yazılmalı” diyen zavallılara bakınca içim bir tuhaf oluyor. Haberleri “Ajanslar” olarak bilirdik.
Dünyanın birçok ülkesinin önemli olaylarını kerpiçten evlerimize taşırdı.
O kerpiç evlerimizde Milyoner Nejmi Beyin kızı Leyla Hanımın bir şoför parçasına aşkını merakla izlerdik.
Duyguda zengin ve fakir eşitliğiyle başlayan hak aramaları sosyal statümüze de tesir etmeye başlamıştı. “Ne ezen ne ezilen insanca hakça bir düzen” sloganı “Benim işçim, köylüm, memurum, dulum, yetimim” sözleriyle karşılık buluyordu.
Demokrasinin yerele en çok sirayet ettiği yıllardı. Nüfusu artan köyler belediyelerle tanıştılar ve binlerce köy belde statüsüne kavuşup kendi yöneticilerini seçme hakkına kavuştular.
Yazlık sinemalar köylere kadar yayılmıştı.
Bir samanlığın duvarına düşen o sihirli ışığa eşlik eden “Ben Şaban” sesi desibeli imkânsızı zorlayan kahkahaların sebebiydi. “Faşo Ağa, baba bu oğlan sakın Komünist olmasın” sözleri temel ideolojiyi şekillendiriyordu.
Çok güzeldi 70 ve 80 ler.
Eski İstanbul resimlerine, ya da büyük ağabeylerinizin aile fotoğraflarına bir bakın, kravatsız ve sinekkaydı tıraşsız tek resim yoktur.
Geldiğimiz noktada bizim kuşak Köy Enstitülerinin ekmeğini yedi, bizler onlardan artırdıklarımızı bugüne yansıttık.
Ve sanırım bitti.
“Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler” Aslında kaybolan yıllarımı değil ama bir hayal uğruna kaybettiğimiz hoşgörüyü, vakur ve onurlu siyasileri, Devlet kokan memurları, belki çay, benzin kuyruklarını bile özlüyorum.
Gelecekle ilgili olumlu düşleri olmayanlar “maziyle avunurmuş” misali bu gidişattan umut var değilim.
Çünkü; hakkı yeneni, hakkı yenene rağmen savunmak o kadar güç ki…!