filizYazılarımda ve seminerlerimde daha çok vurguladığım şey, önce kendimizi tanımalı ardından kendimizi olduğumuz gibi kabul etmeyi öğrenmeli, sevmeyi saymayı vurguluyorum.
Diyeceksiniz ki “nasıl?”
Dünyaya geldiğimizde yüzde elli annemiz ve yüzde elli babamızla doğuyoruz. Ve daha sonra çevreninde üzerimize ekleyerek devam ettiği bir süreç yaşıyoruz.
Bu dönemlerde öğrendiğimiz öğreti ve bilgilerin ne kadarı benim istediğim şey fark etmeden büyüyüp ömrü geçiriyoruz. İşin üzücü yanı da daha çokta sevilmek, takdir görmek, en önemlisi de önemli olmak gibi bir süreçten geçerek tüketiyoruz ömrü.
Hiç birimiz kendimiz olamadık. Dünyanın dayatmalarıyla kendimiz olmaya çalışıyoruz. Savaş varsa savaşıyor, çatışma varsa çatışıyor adına da ekmek davası diyoruz.
Bakın dünyanın haline, hep bir kıyım, katliam, göç. Dünya bildim bileli böyle. Sebebi ise “hep ben ya da biz haklıyız, biz doğruyuz davası.”
Daha kendini bilmeyen, tanımayan, sevmeyen, saymayan neyin haklılığı ya da neyin davası anlamış değilim.
Şöyle bir bak kendine, bugüne kadar haklı oldun da ne oldu, neyi kurtardın? Daha kendine inanmadan, kendini bulmadan başka çöplüklerde kendini mi bulmaya çalıştın? Aslında en acısı da bu diye düşünüyorum!
Geçenlerde bir arkadaşım yollamış yine. Burada yaşanan ve anlatılan olay çok etkiledi. Bende sizlerle paylaşmak istedim. Bakın ne diyordu anlatan kişi;
Bu sabah müdavimi olduğum sebze halinin karşısındaki amele kahvesine uğradım. Bir masada benimle aynı yaşlarda dört kağıt hurdacısı vardı. Muhabbet ettik. Halepliymişler; biri Suriye’de Baas partisinin üyelerinden radikal bir solcu, biri Türkmen Milliyetçisi, biri Kürt diğeri ise Arap/Türkmen melezi ve tarikat ehliymiş.  Sordum, “ne hal?” diye
“Abi biz Suriye’de bırak aynı masada oturmayı, aynı caddede bile birbirimize tahammül edemezdik. Şimdi vatan elden gitti, aynı çöplüğü karıştırıyoruz” dedi.
Fazla söze gerek yok diye düşünüyorum.. Zira bu yaşanan olay çok şey anlatıyor.