sudiO, kısa sayılmayacak ama bir göz açıp kapayana dek tükenen ömründe neler yaşamıştır neler, nereden bileceğiz ki?
Cemal Süreyya’nın dediği gibi “Her ölüm erkendir” oysa.
Mezara yakınları tarafından özenle yerleştirildi, belki sağlığında hiç göremediği bir titizlik ve saygı vardı dokunuşlarda.
Sonra üzerine tahtalar yerleştirildi yavaş yavaş.
Bir kürek toprak, sonra bir kürek toprak daha, sonra kürekler dolusu topraklar atıldı.
Mezar doldukça o uzaklaştı dünyadan, yakınlarının gözyaşlarında kaybolan çukurun yükselişi ama bir hayatın üstünün örtülüşü.
Kim olursanız olun; Şah, Padişah, Kral, zengin, fakir, kadın veya erkek son perde hep bu şekilde sahneleniyor.
Peki, geride kalanların yaşamı?
Aslında değişen hiçbir şey olmuyor, birkaç günlük acı, sonra birkaç aylık hüzün, sonra arada bir depreşen yürek sızısı ve devam eden bir hayat.
Hiç sorguluyor muyuz bize bahşedilen hayatı, bizler özgürce yaşayabiliyor muyuz?
Aslında “Hayır” Zenginin üzerinde başka, fakirin üzerinde başka bir baskı var.
Açık giyinene bir kulp, kapalı giyinene başka bir kulp takıyoruz.
Uzun-kısa, şişman- zayıf, esmer- sarışın diye bölüyoruz insanlığımızı.
Onu yeme, bunu içme, öyle konuşma, bu şekilde gülme ikazlarıyla karşılaşmayan var mı? Sistem mi böyle, insanların ek iş alanı mıdır başkalarını irdeleyerek hayat sürmek?
“Bu sayıda çocuk yap, şu şekilde doğur”
“Falan komşu sıfır araba almış, parayı nereden bulmuş”
İyide kardeşim sana ne?
Biri şort giyenden, bir başkası kapalı giyenden tahrik oluyorken bizler ideolojik davranıp karşılıklı “oh olsun” diyebiliyoruz.
Namaz kılana da, kılmayana da, oruç tutana da tutmayana da, inançlıya da, inançsıza da rahat vermiyoruz.
İyi de kardeşim sana ne?
Sınıflar oluştu aramızda, iki sene fazla tahsil görenin diğerine burun kıvırdığı bir kültüre okuyarak nasıl ulaşır ki insan?
Oysa garsonla doktoru aynı seviyede birleştiren ekmek değil midir?
Bir tahammülsüzlük, bir hoşgörüsüzlük ve anlamsız saçma sapan bir intikam duygusuyla yoğrulmuş yürekler.
İnsanımız “Benlik” iktidarını yıkmadıkça her ailenin, her sokağın, her şehrin binlerce diktatörü türeyecek.
Çevremdeki büyüklerimden çok duydum “Evlat biz gençliğimizi yaşamadık ki” diye. “Yaşamadınız değil amca, yaşatmadınız ve bizlere de yaşatmıyorsunuz” diyemedim elbette. Biliyorum ki çok pişman, irdelenmekten- eleştirilmekten korkmuş ve artık ömrünün sonbaharında.
Geriye dönüp bir bakıyor ki; bomboş hiç yazılmamış binlerce sayfa ama ömürden sayılmış. Ama yine de dönüp “Kırın kabuğunuzu, dilediğiniz gibi yaşayın, mantığınıza uymayan hiçbir şeyi kabul etmeyin, canınız ne istiyorsa onu yapın, kimseyi özgürlüğünüze dokunacak kadar özelinize almayın” diyemiyor.
Sonra yavaş yavaş özenle yerleştiriliyor tahtalar, birkaç kürek toprak, birkaç kürek daha ve kapanıp giden bir çukur, yaşanmadan iade edilmiş bir hayat.
Biliyor musun?
Evet, sen- senden bir tane daha yok, o zaman seni başkasına emanet etme, sen yaşa.
Onlar!
En fazla kıskanırlar…