netBirçok aydın yahut aydın görünümlü insan Türkçe’nin Atatürk’le başladığını zanneder.
Atatürk’ün Lâtin harflerini kullandığını ve dolayısıyla “Ulusal Bir Dil” yaratmak adına emek sarf ettiğini söylemeliyiz.
Bunda da başarılı olduğu gerçeğini kabul edemeyenler yahut içine sindiremeyenler, “dil kamuflajı” altında Atatürk’e saldırmaktadırlar.
Ancak çok eski yıllarda bu çalışma zaten yürütülmekte idi.
Şinasi, Reşat Nuri Güntekin, Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Mithat Efendi, Ebuzziya Tevfik,
Türkologlardan Alman asıllı Rus; Wilhelm Radloff Thomsen,
Daha eski tarihlere gidersek; Mütercim Asım ve hatta Kaşgarlı Mahmut’ta söz edilebilir.
Hatta Yozgat asıllı Agop Vartanyan, dil alanındaki üstün başarıları nedeniyle Atatürk tarafından tespit edilip çağırılarak, önce soyadı değiştirilip DİLAÇAR yapıldıktan sonra, Türk Dil Kurumu’nun başkanlığına getirilmiştir.
Atatürk döneminden sonra TDK’nun başına irili ufaklı birçok kişi atanmıştır.
Ancak irili ufaklı derken de kastettiğim gibi, belli kişilerin dışında birçoğunun adı sanı sadece kayıtlarda kalmıştır.
O kadar ki bu makamda oturup eser verememiş olanların da olduğu kanısındayım.
Osmanlıca’nın ıslahı için 1800 lü yıllarda Ahmet Mithat ve arkadaşları, halkın anlayacağı bir dil kullanma zorunluluğunu; “Şu anda topraklarımızda yaşayan ve Türkçe bilen sayısından çok Çince ve hatta belki 70 kat Fransızca bilen insan vardır.” (Ahmet Mithat. C. Kudret. TDK. 1962. Ankara)
Başka bir cümlesinde de; “….. Arap ve Acem lisanından ahzına lüzum (almayı gerekli) gördükleri şeyleri Türkçeleştirmek şöyle dursun, belki Türkçemizi dahi elimizden alarak Arabileştirmişlerdir ki, ‘işin gidişatı’, ‘gün be gün’ vesair bu kabil (türlü) tabiratına (tabirlerin, deyimlerin) lisanımızda dahi istimal edilmesi (kullanılması) gibi büyük bir fesadın (kötülüğün) tohumunu daha o zaman ekmişlerdir. (age. S:27)
“.. Ancak biz dava ediyoruz ki, Şinasi merhumun sadeleştirdiği dereceden birkaç derece daha sadeleşmeye ve daha ziyade umumileşmeye lisanımızın istidadı (yeteneği) vardır. Vaktiyle bu davamıza dair Basiret’e (zamanın en önemli kültür gazetesi) birkaç makale konulmuştu.” (age. S:28)
“Ama deniliyorsa ki, bu tarif ettiğimiz suretle yazlan yazı göze batacak ve söylenilen söz kulağı tırmalayacak kadar sakil (kaba, çirkin) olur. Hayır, biz iddia ederiz ki olmaz. işte bu sekiz bende (Sütunda) kullandığımız lisan tarif etmek istediğimiz Osmanlı lisanı olup, bu lisanla yetmiş satır kadar yazı yazdığımız halde ne bir sıfat, mevsut (sıfat tamlamasında belirtilen), ne bir muızaf (isim tamlamasında belirtilen), muzafun-ileyh (isim tamlamasında belirtilen) ve hatta ne Farisi, ne Arabi bir cemi (çoğul) dahi getirmeyip doğruca yazı verdik….” (age. S:29)