1970’li yılların bir yaz akşamında Zile’den kalkan buharlı posta treni Sivas garına ulaştı. Trenden inip ürkek adımlarla ve yabancı gözlerle etrafa bakarak bilet gişesine doğru yürümeye başladım.

Kayseri’ye gidecek tren için biletimi aldım.

Nuri Demirağ çeşmesinden kana kana su içip bekleme salonuna doğru yürümeye başlamıştım ki peşimde birilerinin olduğunu fark ettim.

Adımlarımı hızlandırıp bir an önce oradan uzaklaşmak isterken 2 kişi önüme çıkıp “Gardaş nerelisin?” diye sordu.

Korkmuş ve çekinmiştim “Zile’liyim” dedim.

Tepeden tırnağa süzdüler ve kısa boylu olanı “Eyvallah gardaş hayırlı yolculuklar” deyip ardından uzaklaştılar.

Çünkü siyasi cinayete kurban giden ilk isim Dursun Önkuzu bizim oralıydı.

Ülkücüydü.

1973 yılında ilk uçak kaçırma eylemini yapan, Türk uçağını Bulgaristan’a kaçıran hava korsanı solcu Derviş Elmacıoğlu’da Zileliydi. Kim olduklarını bugün bile merak ediyorum ve merak ettiğim bir şey daha sağcı diye mi dokunmadılar, solcu diye mi?

Kurtarılmış mahalleler, polisin bile giremediği sokaklar, devlet otoritesinin yerlerde süründüğü dönemlerdi, işin garibi bu işten tüm siyasiler nemalanıyordu.

‘Vatan için bedel ödeme’ peşinde koşan bizim kuşağın bugün bana ‘saçma sapan’ gelen eylemleri vardı.

Mesela; Türkçülük için mücadele ederken Alevi Türkmenleri öldürmek, solculuk ve tam bağımsız Türkiye için mücadele ederken Lenin ve Mao resimleriyle dolaşmak gibi!

“Kanımız aksa da zafer İslam’ın” sloganlarını da duydum, “Halklar Kardeştir” sloganını da ama ülkeye hiçbir yararı yoktu.

Her gün yüzlerce eylem, onlarca cinayet ve koskoca ülkenin hemen her yerinde korku iklimi hâkimdi. İki kardeşin birbirlerine kurşun sıktığı yıllardı.

Bir tarafı ABD diğer tarafı Komünist blok pışpışlardı.

Komünist bloka ait ülkelerden yapılan Türkçe yayınlarda halkın sevdiği Türküler ve şarkılar arasında sıkıştırılırdı kara propaganda.

Sovyetlerin yayılmacı politikaları, Türkiye’yi işgal planları NATO’ya çarpıyor, ABD’de bu gücünü kullanarak sonradan “Bizim çocuklar” dediklerini hazırlıyordu.

İki tarafa da yem olmamak için birbirlerini yiyen gençler bir 12 Eylül sabahında aynı sahana atıldı.

Birbirlerini eşit şartlarda gördükleri ‘işkence’ sonrasında anladılar.

Ama iş işten çoktan geçmişti.

O’nların Çocukları kazanmıştı.

Her türlü ideoloji bir anda eridi.

Slogan atılan sokaklar yerini uygun adım yürüyüşlere bıraktı.

Basın susturuldu, sendikaları ve partileri kapatıp “Demokratik adımın ilk fırsatta atılacağını söylediler.

Referandum oldu %91.2 yeni anayasaya ve Evren’in Cumhurbaşkanlığına “Evet” dedi.

Köy minibüslerinin camlarını, kahvehaneleri süsleyen “Milli Güvenlik Kurulu Üyelerinin” resimleri bir gecede kalktı ve yerine Kenan Evren resimleri asıldı.

Kimse direnmemiş, hatta halk Evren’i bağrına basmıştı.

Miting yaptığı alanlar tıklım tıklım doluyordu “Seni sevmeyen ölsün” sloganları atılıyordu. Siyaset uğruna halkı birbirlerine düşürenler hapse atılmış, ortalık süt liman olmuştu!.

Tan gazetesi yayına başlamıştı ve alabildiğine özgürdü!

Bir manşetinde Norveçli Nilsen Türk erkeklerini hayal ediyor yazıyordu..

Nilsen’in çok güzel gözleri vardı, insanın içine işliyordu ki hayal kurmamak mümkün değildi. Nilsen ülkemize giren ilk yabancı sermayeydi yersen.

Sonra liberalleştik, globalleştik, güzelleştik, büyüdükçe büyüdük ve dünya lideri olduk ama aradan onca yıl geçse de, ben hala Nilsen’in gözlerini düşünüyorum.

Öyle güzel bakıyordu ki!