İnsan, duyu organlarıyla bu evreni algılar. Burada ben (subje) ile algılanan nesne (obje) vardır. İnsan sadece dış dünyasını değil kendi iç dünyasını da algılar. Başka bir deyişle, insanın iç dünyası da onun için bir nesne (obje)dir.
Nesneler (obje) duygular vasıtasıyla insan beyninde izler bırakır. Düşünme, insan beyninde objelerin nitelik ve derinlikleri üzerine bir zihin faaliyetidir. İnsan zihin faaliyetleriyle soyutlamalar yaparak “kavramlar”a ulaşır. Kavramlar arasında  bağlantı kurarak  “yargılar”da bulunur, çıkarsamalar yapar….  İşte bütün bu faaliyetlerin sonunda ortaya çıkan ürüne “bilgi” denir.
Gündelik Bilgi ya da( Ampirik Bilgi ) :
İnsan aklı gözlemlediği birkaç olaydan bir sonuç çıkarmaya yeteneklidir. Eğer birkaç kez “ ekşi yeşil elmalardan tadarsa, (bütün yeşil elmalar ekşidir) genellemesine ulaşır. Bu denemeye dayanan bir genelleme olup, sebep-sonuç içermez vermez.
Bilim nedir?
Bilim atom parçacıklarından galaksilere kadar uzanan evreni, insanın içinde yaşadığı toplumu ve insanı konu alan bir tür bilgidir.
Bilimsel bilginin özellikleri:
Bir bilginin bilimsellik ölçüsü tarafsızlığıyla doğru orantılıdır.  Yani nesnel sözcüklerde taraf tutmayan, şu ya da bu düşünceye göre değil, bütün zihinler için kabul edilebilen, olayları olduğu gibi bildiren, başka bir deyişle genel geçerliliği olan bilgidir. Bilim, akla dayalıdır ve mantığı kullanır. Bu yöntem elde edilen bilginin genel geçerliliğini sağlar. Hiçbir bilim dalı bütün problemlerini çözmüş değildir. Sınırlarının ne olacağını kestirmeleri mümkün değildir.  Bu yönüyle bütün bilim dallarını sürekli bir araştırma ve yeni bilgilere ulaşma diye tarif edebiliriz.
Bilimsel çalışma “problem” ile yani, sebebini bilmediğimiz bir olayın ilgi çekmesiyle başlar. Bilim genel sebep-sonuç bağlantısını araştırır. Bu araştırma “sebeplilik ilkesi”ne dayanır.
Sıkılmıyorsunuz değil mi, efendim? Bu hafta biraz “ağır takılalım” dedik. Bilgisayarın üzerine abanıp, “facebook’dan nasıl karı kafeslenir” eğitimime ara verip, yazıya başladım.  Aklıma, geleni yazıyor, ağzıma geleni söylüyorum. Nasılım ama!..  Neyse devam edelim.
Dinin kaynağı nedir:
Din konusu bakımından mutlak geçerliliği, yani Tanrı’yı; bu geçerlilik karşısında insanın ve evrenin durumunu, yerini ve görevini belirleyen bir sistemdir. Dinde inanç söz konusudur. Tanrı’nın insanlar arasından seçtiği Peygamberlerin aracılık ettiği mesajlara inanılır. Mutlak mahiyet taşıyan bir takım ibadet şekilleri ve ahlak kuralları ihtiva eden din, insanın iç yaşayışını olduğu kadar toplum hayatını da düzenlemeye çalışır.
Gerek bilim, gerekse din kendi doğrusunu söylerken, topluma egemen olan fikir, kural ve kişilerle çatışarak ilerler. Bizim dini metinlerimizde Mekke’deki cahiliye toplumuyla, İslam ümmetinin mücadelesi uzun uzun anlatılır. Bilimsel bir ilerleme ve keşif olarak matbaaya karşı, Osmanlı’nın  “gavur icadı” direnmesi de ayrı bir örnek olarak zikredilebilir.
Gücü elinde bulunduran otorite dine ve bilime söz geçiremediği, kontrol altına alamadığı durumlarda, onu kabul etmiş görünerek, kendi varlığını ve despotizmini onaylatacak şekilde tahrif etmeye çalışır. Siyaseten bulunduğu çizgiyi meşrulaştırmak için dini kullanan ve bilimin ırzına geçen sayısız idare gelip geçmiştir. Bugünde bu çabalar izan ve öngörü yoksunu idareciler tarafından devam etmektedir.
Bir bilim dalı olarak tarih, ideolojik ve tarafgirlikle işe başlayanların en fazla çarpıttığı, kirlettiği, istismar ettiği alanın adıdır. Bugün ülkemizde tarihi olayların ve kişiliklerin sorgulandığı, siyasi otoritenin genel bakış açısına göre çarpıtıldı bir süreç yaşanıyor.  Bir defa tarihi bir olayı, ya da bir şahsı kendi çağı ve sosyal şartları içinde inceleyip analiz etmek gerek. Bugünün genel anlayışıyla yüz yıl öncesi yaşanmış bir vakayı tezgâha yatırmak, dangalaklığın daniskası olur.
Adam çıkmış televizyonda bas bas bağırıyor. “Atatürk diktatördür! “  “Dersim’de TC katliam yapmıştır.”  Ona sormak isterdim “ Atatürk’ün diktatör olduğu dönemde diğer ülkelerde iktidarda bulunan idareciler neydi. Mesela İtalya’da Musolini, Almanya’da Hitler, Rusya’da Stalin, Yunanistan’da cunta, Arap ülkelerindeyse açıktan kanlı katiller işbaşında. Yukarıda saydığımız temel tarih doğrularına dayanarak bir kıyas yapsak, namuslu hiçbir tarihçi, Atatürk’ü yaşadığı çağda “diktatör”   olduğunu söyleyemez. Kendi dönemi içinde Atatürk sadece bizim için değil, dünya için parlayan bir güneş, bir örnek şahsiyettir.
Yine iktidar partisine şirin görünmeye hevesli okur- yazar taifesinden bazıları ve sayın başbakan Dersim’de 1938’de TC’nin katliam yaptığından emin. Böyle bir olay varsa da saklaması gereken ve  yaraları sarma mevkiinde bulunanların, “biz katliam yaptık” diye bağırması hangi sözcükle ifade edilebilir acaba! Başbakanlığının da gücünü kullanarak, devletin gizli arşivindeki belgeleri elegeçirip ifşa etmek, böyle yaparak siyasi rant peşinde koşmak, nasıl bir şeydir,  hangi sorumluluk duygusudur? Şakilerden, isyancılardan ve asker katillerinden özür dilemek, ne demektir?
Madem özür dilenecekse Konstantin’den özür dilensin. Fatih’e İstanbul babasından miras mı kalmıştı da, 40 bin Bizans askerini öldürüp, elin yurdunu işgal etti? Yavuz Sultan Selim’in paşası, Kuyucu Murat’ın Konya Ovası’nda 350 bin Türkmen’i  (kadın çocuk demeden) boğazlatıp, cesetlerini körkuyulara atması katliam değil öyle mi?  Sayısız katliam, talan ve işgaller yaparak Viyana önlerine kadar ilerleyen Osmanlı’nın Padişahı için anma gecesi düzenleyen, siyasi iktidar, aynı süreç içinde, “Atatürk diktatördü”, “Dersim’de katliam yapıldı” diyor.   Bende tarih bilimi, izan, ahlak ve vicdan adına diyorum ki “bu ne perhiz bu ne turşu”.

Önceki İçerikZAMANINDA YAŞANAN OLAYLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Sonraki İçerikBABASIZ TOPLUM