Bazen milyonlarca cümle kurar ama bir olayı kısacık bir kıssa kadar etkili anlatamazsınız.

İstanbul’da zamanın en acımasız en zalim mafya çetesinin lideri ansızın ölür.

Yerine geçen ikinci adamı, elemanları toplayıp “Babanın naaşı yarın Sultanahmet Camiinden öğle namazını müteakip kaldırılacak, gidin duyurun ve hazırlıkları yapın” der.

Ertesi gün caminin avlusunda toplanırlar.

Mahşeri bir kalabalık vardır ama cenaze sahiplerinde de büyük bir telaş yaşanmaktadır.

Caminin imamı ve müezzini “Biz bu kadar can yakan, bu kadar pisliğe bulaşan birine RAHMET okumayız” deyip gitmişlerdir.

Yeni baba çağırır adamlarını “Size on dakika süre ya bir imam bulursunuz yada babanın yanına uzanırsınız” der.

Adamlar bir o tarafa bir bu tarafa koşarlarken minarenin dibinde uyuyan Sarhoş Bekri’yi görürler.

Başından bir kova su döküp uyandırırlar.

Konuyu anlatırlar ama Bekri “Ben anlamam o işten” der.

Elemanların silahını görünce de geri adım atar ve geçer cemaatin başına.

Namaz biter, alırlar cenazeyi götürürler mezarlığa ve gömerler.

Bekri el-ayak çekilince mezarın başına geçer ve başlar telkine “Ey baba ben seni tanımam bilmem, birazdan seni tanıyanlar hoşgeldine geldiklerinde İstanbul nasıl, dünya nasıl diye sorarlar.

Sarhoş Bekri Sultanahmet Camisine imam oldu de, onlar dünyanın ne hale geldiğini anlarlar” der.

Televizyonlar, gazeteler hep ekonomiden ne kadar zenginleştiğimizden bahsetseler de ben kısacık bir telkinde bulunayım; Milaslı halk ozanı Turgut Taş ” Harç aldırır borç sattırır’ deyimiyle, pandemiden dolayı düştüğümüz durum nedeniyle sazımı mecburiyetten satma kararı aldım” diye yarım asırlık sazını sattı.

Kapalı çarşıda bir kuyumcu esnafı “Bize satmak için getirilen çeyrek altınların çoğunluğu 1998 veya önceki tarihlere ait” dedi.

Ziraat Bankası bakkal dükkanı gibi yağ satmaya başladı, başka nasıl anlatabiliriz ki?