İnsanlar var olup dünya ile tanıştıktan sonra bir yerden başka yere göç etme eylemi de başlamıştır.

Güneşin doğduğu topraklarda doğan insanoğlu hep güneşin battığı yöne doğru göç etmiş.

Bir yerden başka bir yere göç etmekse çok büyük bir medeni cesaret gerektirmektedir.

İnsanın doğduğu yeri, büyüdüğü yeri, eş-dost ve akrabalarını bir kalemde silip hiç bilmediği bir yere göç etmesi, her şeye sıfırdan başlaması için kendine güveninin çok yüksek olması ya da çaresiz kalması gerekir.

Aynı ülke topraklarında ki göçün bile gerektirdiği bir uyum süreci varken, Suriyeli göçmenlerin ülkemize kısa sürede uyum sağlamasını, hatta uyum sağlayabilmesi mümkün görülmemektedir. Suriye olayını bir kompozisyon olarak değerlendirirsek ‘Anlamsız bir başlangıç, inatla süren bir direniş ve çok kötü bir son’ olarak özetleyebiliriz.

Canlılar fıtratı gereği bir tehlike gördüğünde doğal bir refleksle kendini savunur, savunamayacak durumdaysa kaçar.

Suriyeli göçmenler bu refleksle ülkemize kaçmış, ülkemiz de çok doğal olarak ve tamamen insani sebeplerle kapılarını açmıştır.

Buraya kadar anormal bir durum yok, anormallik sonrasında yaşananlarda.

Sonrasında yaşananlardan anlıyoruz ki maalesef bir göçmen politikamız yokmuş.

Göçmen politikası olan ülkeler bu sıkıntıyı nasıl çözüyor?

Önce göçmen Karşılama büroları, ardından dil eğitimi, sonra ülkedeki kültürel yapı hakkında danışmanlık hizmeti ve gerekiyorsa işe yönlendirme.

Göçmen alan ülkeler bunları göçmenlere iyilik olsun diye değil, uyum sürecinin hızlanması, ekonomide tüketici değil üretici olmalarının sağlanması, toplumsal yaşam kurallarını, gelenek ve göreneklerini öğreterek yerel halkla kaynaşmaları için yapar.

Son dönemlerde yükselen ve hiç hız kesmeden sürecek olan Suriyelilere tepkinin ana sebebi ise; iki taraf arasında kültürel ve geleneksel bir bağın kurulmasına yönelik bir eğitim ve uyum çalışması yapılmamasıdır.

Demokrasiyi hiç bilmeyen bir topluluktan demokratik davranış, kent yaşamını bilmeyen insanlardan medeniyet bekliyoruz.

Dilimizi bilmeyen insanların bizi anlamasını bekliyoruz, hayatı doğaçlama yaşayan insanlardan doğaya ve çevreye özen bekliyoruz. Bunun bu yöntemlerle olmayacağını bilmeliyiz.

Peki, haksız mıyız?

Elbette haklıyız.

Kaygılarımız ve tereddütlerimiz var, ülkesi tehlike içindeyken kaçan gençlerle, bizim onlar için ‘Şehit’ olan evlatlarımızı kıyaslıyoruz.

Üç beşinin yan yana geldiğinde nasıl da kavgacı olduklarına şahit oldukça, gelecekte ki nüfuslarının canımızı yakacaklarından korkuyoruz.

50 milyon dolara milli silah fabrikamızı satmak zorunda kaldığımız bu günlerde 50 milyar doları onlar için harcamak vatandaşımıza angarya geliyor, gücüne gidiyor.

Hemen her polisiye olayda isimlerinin geçiyor olması, kurtarılmış mahalleler oluşturmaları toplumda gelecek kaygısı yaratıyor.

Daha şimdiden birçok kentte demografik yapımızı değiştirecek sayıya ulaşmış olmaları, o kentte yaşayanları korkutuyor.

Peki, plajları yasaklamak çözüm mü?

Elbette değil, Türkiye’nin plansız ve hesapsız mülteci politikası ileride daha büyük sıkıntılara gebedir.

Bu sorun hemen çözülmelidir, eğitimle, rehabilitasyonla ve devlet ciddiyeti ile çözülmelidir. Önce şu soruya cevap verilmelidir göçmenler kalıcı mı geçici mi?

Sonra verilecek cevaba göre de çalışmalar yapılmalıdır.

Gelen tepkileri şimdilik “15 Temmuzda onlar sayesinde ayakta kaldık” gibi romantik cümlelerle geçiştirebilirsiniz ama şimdilik.