Değerli okurlar 10-16 Mayıs günleri arası engelliler haftası. Bu yüzden dinimizin engellilere bakışından bahsetmek istiyorum. Allah, insanları fizik yapıları, engelli veya engelsiz oluşlarına göre değil iman, ahlak, takva veya inkâr, isyan ve zulüm açısından değerlendirir. Allah katında en üstün insan en muttakî insandır. “Allah katında en üstün olanınız en muttakî olanınızdır.” (Hucûrât, 49/12) anlamındaki âyet ile ; “Allah sizin sûretlerinize ve servetlerinize bakmaz. Fakat kalplerinize (iman veya inkâr halinize) ve amellerinize bakar“anlamındaki hadis, bu gerçeği ifade etmektedir.
 Engellilik hali, insanın temel fonksiyonları açısından eksiklik olsa da, insanî yönden bir kusur değildir. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın “Harâbât ehline hor bakma şâkir / Defineye mâlik virâneler var” şiirinde ifade ettiği gibi, dış görünüşü itibariyle önemsenmeyen veya engelli pek çok kimse, zengin ve diri bir gönül yapısıyla Allah katında çok değerli olabilir. Hatta diğer insanlar, bu gibi kimselerin hürmetine bir kısım sıkıntılara maruz kalmaktan korunmuş bile olabilirler. “Şayet Allah’tan korkan gençleriniz, can taşıyan hayvanlarınız ve beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı belâlar üzerinize sel gibi yağacaktı” (Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, 2/212) hadisinde de ifade edildiği gibi, acziyet, ilahî rahmet ve merhamete bir vesiledir.
 Yapılan tespitlere göre, ülkemizdeki engelli oranı %12 civarındadır. Toplum olarak engellilere Peygamberimiz’in ahlakını örnek alarak sevgi, ilgi ve şefkatle davranmalıyız. Yine Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavsiyesi istikametinde, rahatsız edecek bir şekilde engelli kimselere acıma hissiyle uzun süre bakmamak gerekir. Diğer insanlara karşı nasıl  konuşuyor nasıl davranıyorsak onlara da aynı şekilde davranmalıyız. Peygamber Efendimiz, engelli kimselere yapılacak her türlü iyilik ve yardımı sadaka olarak değerlendirerek şöyle buyurmaktadır: “Âmâya rehberlik etmen, sağır ve dilsize anlayacakları bir şekilde anlatman, muhtaç bir kimseyi ihtiyacını tedarik etmesi için gerekli yere götürmen, derman arayan dertlinin imdadına koşman, koluna girip güçsüze yardım etmen, konuşmakta güçlük çekenin meramını ifade edivermen, bütün bunlar sadaka çeşitlerindendir…”(Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/168-169)
 Sağlık ve sıhhat büyük bir nimettir. Allah’tan af ve afiyet istemek de mü’min olmanın gereğidir. Ancak, bu dünya âhiretin tarlası olması itibariyle, bir imtihan yeridir. Hasta ve engelli olmak bir imtihan unsuru olduğu gibi, bir hasta ve engelliye bakmak zorunda olmak da imtihanın bir parçasıdır. Sebeplere riayetin bir kulluk vazifesi olması itibariyle tedavisi mümkün olan her türlü hastalık için tedavi olmak gerekmektedir. Ancak, pek tedavi imkânı olmayan hastalık ve özürler için, sabırlı davranmak, asla isyan etmemek ve gönülden Allah’a yönelmek en doğrusudur. Bu şekilde davranan inançlı bir insan şu fâni dünyada yaşadığı mahrumiyete bedel ebedî saadeti adına büyük bir sermaye biriktirmiş olur. Çünkü bu dünyada inanan insanın başına gelen musibetler, ayağına bir dikenin batması bile günahlarına keffaret olur. Hatta neticesi itibariyle ibadete eşdeğer sevap kazandırdığı için ibadet olarak tanımlanabilir. Zîrâ insan maruz kaldığı hastalık ve belalarla ne kadar âciz ve muhtaç bir varlık olduğunu idrak eder ve mutlak güç ve kuvvet sahibi olan Cenab-ı Hakk’a yönelir. Bu yöneliş neticesinde de âhiretini kazanma yönünde önemli bir adım atmış olur.
 Engelli ve hasta olan insanlar, ibadetlerini ancak güçleri nispetinde yaparlar. Bu kimselere dînî her türlü kolaylık sağlanmıştır. Aklî melekesini yitirenler ise ibadetle sorumlu değillerdir.
 İster ilâhî bir imtihan sonucu, isterse kendisi ve diğer insanların kusuru sebebiyle olsun bir musibetle karşılaşsın insanın her şeyden önce metanet ve sabır gösterebilmesi gerekir. Bu, sıkıntılarından kurtulmak için maddî ve manevî çarelere başvurmasına ve tedavi olması engel değildir. Aksine tedavi olmak, dertlere çare aramak Allah ve Peygamberin emridir. Mümin öncelikle bütün çarelere başvurur ancak “musibet ancak Allah’ın izni ve takdiri ile olmuştur, O, izin vermeseydi olmazdı, bunda da bir hayır vardır diyerek” rahat olma bilincini kazanabilmesi insanın Allah’a olan imanının sonucudur.

Önceki İçerikYÖNETİME KATILIM -Sudi Çandır
Sonraki İçerikKAVGA VE DEMOKRASİ-Hasan İlhan