Evet, bazen düşünüyorum, Müslüman dünyasının yaklaşık bin yıldan bu yana neden bilimde adı geçmiyor?
Neden kendilerini bilim konusunda geliştirememişler?
Müslüman dünyasının 8-12. yüzyıl arasında bilimde yaşadığı altın çağdan sonra akılcılık yerine dogmatik görüşler neden Müslümanlara egemen oldu?
Geçen haftaki makalemde de bu konuyu kısa da olsa ele alıp incelemeye çalışmıştım.
Ancak 8 Ekim 2010 tarihli Hürriyet gazetesinde Özdemir İnce’nin yazdığı bir makale üzerine bu konuyu yeniden ele alıp incelemeye gerek duydum.
Bu makale de 12. yüzyıl öncesi Arap uygarlığının Yunan’dan yaptığı çevirilerle Avrupa Rönesans’ına ve aydınlanmasına kaynaklık etmediğini, günümüz Avrupa’sının düşünsel köklerinin Arap’ların aracılığı olmaksızın doğrudan Yunan mirasına dayandığını bu konu üzerinde araştırma yapan Sylvain Gouguenheim tarafından açıklanıyordu.
Bilindiği üzere Müslümanlar 7. yüzyıldan başlamak kaydıyla İslam dinini dünyaya yaymak için o zamanki koşullarda bile bilime ve bilimin gelişmesine çok önem vermişlerdir.
İşte o zamanki Halife Memun bu amacını gerçekleştirmek için komşusu Bizans’taki tüm eski Yunan eserlerinin Arapçaya çevrilmesini emretti. Çeviri ve telif eserlere ağırlığınca altın ödedi.
O dönemde Yunanca bilen Arap bilim adamı yoktu. Ancak İbrani gibi dillerdeki çevirilerden de yararlandılar. O günün Arapçası çağın biliminden habersiz, göçebe aşiretlerinin dili olduğundan bilimsel kavramları içermiyordu. Bu nedenle yaptıkları çevirilerde Arapça köklerden yeni sözcükler ürettiler.
İşte Halife Memun zamanında başlayan ve gelişerek devam eden bu akımın adı Mültezile’dir.
Bu akımın bilginleri de eski Yunan bilim ve felsefesini kavradılar ve yeni katkılar yaparak geliştirdiler.
Doğa bilimlerinde ansiklopediciler olarak tanımlanan Ihvan-ı Safa ortaya çıktı. Yunan felsefesi batının 4-5 yüzyıl sonra kullanabileceği bir düzeye ulaştırıldı.
Matematik, fizik, kimya, astronomi ve tıp Hindistan’dan İspanya’ya kadar yayılan merkezlerde tartışıldı ve geliştirildi.
İşte İslam dünyasının bilimde yaşadığı bu çağa Altın Çağ denir. Bu çağda yüzlerce bilim adamı yetişti. Örneğin; El Kındi (801-866), Razi (865-925), Farabi (870-950), İbn-i Sina (980-1037), Ömer Hayyam (1048-1131), İbn-i Rüşd’ü (1126-1198) bunlara örnek gösterebiliriz.
Ancak akılcı Multezile akımının iktidara gelmesinden rahatsız olan ve imanı akıldan üstün tutan Sünni inancı mensupları halife Mütevekkil döneminde iktidara gelerek Multezile mensuplarını yok ettiler.
Bu arada Eş’ari gibi multezileden sünniye dönen düşünürler multezile öğretisine ve akılcılığa karşı şiddetli saldırıya geçtiler. Eş’ari ve Gazali gibi ılımlıların düşünceleri, Sünni iktidarlarca donmuş bir öğretiye çevrildi.
Müslüman ortaçağı işte böyle başladı. Sağ kalmayı başaran yeni Eflatuncu bilim adamları dinle bilimi uzlaştırmaya çalışan Ihvan-ı Safa araştırmalarını bir süre yer altında sürdürdüler. Ama sonunda egemen dogmacılara teslim oldular.
İşte Arap İmparatorluğunu izleyen Osmanlı Devleti böyle bir dogmalaşmış bilgiyi ve dondurulmuş bir felsefeyi Araplardan devraldı ve hiçbir katkıda bulunmadan akılcılık yerine nakilcilik yolunu tercih etti ve sonuçta 600 yıllık imparatorluk yıkıldı. İşte bin yıl devam eden bu dogmatik görüş, İslam aleminin bilimde ilerlemesini engelledi.
Gelelim Sylvain Gouguenheim’in görüşlerine bir kere bilimde altın çağın yaşandığı ve yüzlerce Arap Müslüman bilim adamının ortaya çıktığı bu devirde yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçları bu kişi hiç mi dikkate almadı?
Her ne kadar bu kişinin tezinde Arap filozoflar felsefi akıl yürütmeyi hiçbir zaman dinsel inancın öne koymadıklarını ifade etmesine karşın adı belirtilmek kaydıyla yüzlerce icat kimler tarafından yapılmış? Bunları hiç mi düşünmedi? Unutmayalım tarihte yaşanan olaylar hiçbir zaman saptırılmaz.

Önceki İçerikTÜRK-KÜRT-LAZ-ÇERKEZ-ALEVİ… VS BAŞÖRTÜSÜ-TÜRBAN-TESETTÜR… VS
Sonraki İçerikMÜSLÜMAN ÜLKELER NEDEN GÜÇSÜZ?-Sudi Çandır