“Bütün kitle hareketleri taraftarlarında ölümü göze almak ve birlikte yürüyüşe geçmek duygusu yaratır. Ortaya koydukları program ve telkin ettikleri öğreti ne olursa olsun bütün kitle hareketleri aşırılığı, gayreti, parlak umutları, hoşgörüsüzlüğü ve nefreti körüklerler. Diğer yandan körü körüne bir inanç ve sadakat isterler”  Amerikalı yazar Eric Hoffer böyle diyor “ Kesin İnançlılar” isimli kitabının başında.
Şimdi bir zihniyetin karton adamları, muşambadan yalancı bir dekor yaratıp, vicdanımızı mengeneye kıstırıp, aklımızı balyozla döverek inandığımız, güvendiğimiz ne varsa ona saldırıyorlar. Talan edilmemiş, ezilip hırpalanmamış hiçbir şey, hiçbir kimse kalsın istemiyorlar geride. Atatürk’e, Cumhuriyet’e bir düşmanlık yarışı ki Vahdettin’in köpeği, İngiliz soytarısı Anzavur bile ellerine su dökemez. Gazetecileri “ellerinde devletin güvenliğine yönelik gizli belge bulundurmak “la suçlayıp hapse atan hükümetin başbakanı, devletin en gizli bilgisini güya “demokrasi “ adına, kameralar önünde faş ediyor. Dersim’de ‘katliam’ yapmışız… Aynı zihniyetteki adamların Fransa Parlamentosu’nun aldığı karar sonrasında kem küm etmeleri ise acınacak bir komiklikti.
Öyle eğip bükmeler, öyle laf cambazlıkları, ileri demokrasi nutukları, “Yeni Türkiye” edebiyatları yersen pazar hesabıdır.  Elbette hukuk önünde hiç kimseye ayrıcalık tanınamaz. Hukukun temel ilkesi, yargı önünde eşitliktir. Öyledir de bu nasıl hukuk anlayışı, teröristin ayağına mahkeme götürenler, mahkemeye genelkurmay başkanlığı yapmış birini polis nezaretin de getirip, numaradan iki üç soru sorup kodese tıkabiliyor. Sizin kast ettiğiniz “hukuk mu, guguk mu” bir bilsek iyi olacak.
Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’e burun kıvırarak bakanlar,” kurtuluş savaşı olmamıştır, yalandır “ diyenler ve bu zihniyetin taraftarları dış politikada kuyruğu bacak arasına çektikçe, içerde muhaliflerine efelenip eziyorlar. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısını değiştirdikten sonra, özel yetkili mahkemeler yoluyla intikam alma, cezalandırma ve teslim alma seansları bile rahatlatmıyor bunları. Sanırım istedikleri kendilerine karşı olanları toptan ve tek seferde boğazlamak.  Peki, ama neden: Çünkü kardeşim, psikoloji bilimi tespit etmiştir ki, zayıf dönemlerinde aciz ve yalvaran bir çizgide seyredenler, ellerine fırsat geçtiğinde zalim olurlar. Zayıf dönemlerinde onurundan, vakarından zerre feda etmeyenler ise güçlü zamanların da, adil dururlar.  Bugünün “Ali kıran baş kesenleri” 2003 ‘den önce, nasıl salya sümük ağlardı, unuttunuz mu?
Bu ülkede demokrasinin, insan haklarının, bilimin ve teknolojinin yerleşip gelişmesi için zerre kadar katkısı olmayan bir toplum kesimi, ülkedeki iktidarı ele geçirince “darbelerle hesaplaşacağız” , “geçmişimizle yüzleşeceğiz” diye tutturdu.  Hani “sizin gelmişinizi geçmişinizi…”  diyecek değiliz. Madem “geçmişinizle” yüzleşmek hevesindesiniz, “hele bir yüzleşin, biz de görelim…” diyebiliyoruz.
Efendim, köyün birindeki camide cemaatin ayakkabısı çalınıyormuş. İki üç güne bir, namaza gelenlerden biri eve çıplak ayakla dönmek zorunda kalmaya başlayınca, imam kendince bir çözüm düşünmüş. Ahaliye vaaz ederken ayakkabı hırsızlığına dur demek için, camiye namaz için gelmeyen köylülerden bir bekçi tutmayı teklif etmiş. Cemaat hep bir ağızdan  “olur” demiş. Böylece cemaat cami içinde namaz kılarken, beynamazlardan biri cemaatin ayakkabılarını beklemeye başlamış.  Birkaç ay, her namaz vakti camiye gelip bekçilik eden köylü, bir sabah yataktan kalkmayınca eşi “kalk herif, kalk cemaatin ayakkabıları çalınır “diye dürtmüş.  Beynamaz bekçi yataktan burnunu çıkarıp karısına “ merak etme avrat, ben çalmazsam kimse camiden ayakkabı çalmaz” demiş. Biz de cami imamı gibi cumhuriyeti koruyup kollasın, bekçilik yapsın diye bir hükümet seçtik. Nedir bu düşmanlık?..

Önceki İçerikMAHMUTLAR’DA KENT KONSEYİNİN KURULMASI (2)
Sonraki İçerikŞAFAK VAKTİ