Daha önceki iki makalemde de belirttiğim gibi Osmanlı İmparatorluğu akılcılık yerine, inanç kültürüne dayalı bir görüşü her zaman ön plana alarak bilim denen kavramdan hep uzak kaldı.
Uzak kaldığı için aynen zamanında Roma İmparatorluğu’nun yaptığı gibi ellerindeki durgun bilgiyle dünyaya hükmetmek istedilerse de, git gide hızla gelişen bilim ve teknolojiye dayanan batılı emperyalist güçler önünde sürekli yenildiler.
Osmanlılar, içinde bulundukları ideolojik koşullar nedeniyle, var olan düşman gücünün bilimden kaynaklandığını göremediler.
Orduyu güçlendirmek için mühendis ve tıp merkezleri açtılar, denizaltıya kadar zamanın en gelişmiş silahlarını emperyalist güçlerden ithal ettiler ama çağın bilimini öğrenemediler.
“Çünkü Osmanlılar İngiliz emperyalizminden çok bilimden korkuyorlardı”
Örneğin; 600 yıllık Osmanlı arşivindeki kitaplarda bile Kopernik’in adı yalnız üç kere geçtiği ve her üçünde de yazar bu adı andığı için okuyuculardan ve yetkililerden özür dilediğini tarih kitapları yazmıştı.
Çünkü dondurulmuş resmi tez Aristo modeliydi.
Felsefede de Aristo ve Eflatun’un dışına çıkılmamıştı.
Batıdaki sanayi devriminin başlangıcı sayılan ve fizikte Newton ve Maxwell sentezleri Türk ve Arap dünyasına nüfuz edemediği için Osmanlılarda ithal edilen makinelerin işletilmesi konusunda batılı güçlerce ellerine birer reçete verilerek emperyal güçlerini daha da güçlendiriyorlardı.
Batıdaki Newton sentezinin felsefedeki yansıması 2 bin yıllık Aristo felsefesini yıkarken, Osmanlı medresesi Aristo ve Eflatun’u Araplardan aldığı gibi 20. yüzyıla kadar korudu.
Osmanlı, bilimi doğayı anlatan yasalar olarak görmeyip, sadece teknik ve sağlık alanlarında uygulama açısından ele alarak, günümüzdeki bilimsiz teknoloji yolunu ilk kez açıyorlardı.
Bunun yanında Osmanlı Devleti daha önceki İslam biliminde olduğu gibi akılcılığı ikinci plana iterek dogmalara sarılmış ve yaratıcı güç yerine kaderciliği benimsemiştir.
İşte Osmanlılar 600 yıl boyunca bu gibi görüşler etrafında dolanıp durmuşlardır.
Hatta batılılar bilim sayesinde açık denizlere yelken açıp yeni kıtaların keşfiyle servete ve altına kavuşurken, Osmanlı devleti biriken servetini gurur, israf ve sefahat yoluyla tüketmiştir. Unutmayalım; çağdaş bilim ve felsefeye önem vermeyen toplumlar er-geç tarih sahnesinden aynen Osmanlı Devleti gibi silinebilir.

Önceki İçerikTOPLUMDAN 3 KESİT VE İNSAN KONUŞMALARI-Rıfat Kıymaz
Sonraki İçerikHER ŞEY BİZİM ELİMİZDE…-Hasan İlhan