Bugünlerde yazılı ve görsel medyada yer alan haberlerde bazı çevrelerce bir zamanlar Türkler’i “etrak-ı bi idrak” olarak değerlendiren Osmanlılara karşı bir sevgi selinin ya da bir özlem duygusunun oluştuğu görülmektedir.

Ancak Osmanlılar acaba biz Türkleri nasıl görüyor ya da nasıl değerlendiriyordu?

Bu konuda araştırmaları yapan Necip Mirkelamoğlu’nun “Atatürkçü Düşünce ve Uygulamada Din ve Laiklik” adlı kitabında şunları yazıyor;

“Osmanlı devletini kuran, başlangıcından sonuna kadar uğrunda can verip kan akıtarak, her türlü maddi ve manevi fedakarlıklarla asırlarca onu omzunda taşıyan öz be öz Türk halkıdır… Ne var ki aynı sözleri, padişahların, sadrazamların, vezir, ümera ve ulemanının, Saray ve Enderun aristokrasisinin, kapıkulu taifesinin büyük çoğunluğu için söylememiz mümkün değildir…. Özellikle Fatih’ten sonra “Ben Türküm” diyen bir padişah sesi duyulmamıştır. Bu aristokrat zümre Türk halkını yalnız can, kan ve mal vergileri için hatırlamış, onun dışında Türk olmayı bir hakaret, aşağılama ve utanç vesilesi saymıştır…

Yazar Hüsnü Merdanoğlu’nun “Atatürkçü Düşüncenin Evrenselliği” kitabında bir Osmanlı şairi olan Ned’i “Tanrı, Türk’e irfan çeşmesini yasaklamıştır”.

Divan-ı Hümayun yazarlarından Hafız Ahmet Çelebi 1499 yılında yazdığı şiirinde;

“Sakın Türk’ü insan sanma/ Bir an bile olsa Türk’le birlikte olma/ Türk eline şeker alsa o şeker zehir olur/ Türk’ün başını keserken sakın gam yeme/ Baban da olsa Türk’ü öldür..” diyordu.

Osmanlı tarihçesi Naima “Tarih” eserinde Türkler için “Nadan” yani ‘kaba Türk, idraksız Türk, hilekar Türk’ ifadelerini kullanmaktaydı.

Ahmet Naim 1913 yılında yazdığı “İslam’da Davai Kavmiye” adlı kitabında, “Türk’ün geçmişini bilmesine ve öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok, gerekli olan şeriatı öğrenmektir” diyordu…

Falih Rıfkı Atay, “Batış yılları” eserinde çocukluk yıllarında Türk sözcüğünün kaba ve yabani anlamına geldiğini, Vatan sözcüğünün yasak olduğunu Beyoğlu’nda dükkanlardan çoğunun Türkçe konuşanı lütfen tenezzül bulunduğunu yazıyordu.

Ziya Gökalp, “Türkçülüğün esasları” adlı eserinde idare edenlerle Türk halkının arasındaki derin uçurumu şöyle anlatıyordu.

“Osmanlı yönetici sınıfı kendini millet-i hakime (egemen ulus) suretinde görür, idare ettiği Türklere millet-i mahkure (aşağı ulus) nazarıyla bakardı. Osmanlı Türk’e daima ‘Eşek Türk’ derdi…”

Peki, Arap ırkı hakkında Osmanlı’nın görüşünü açıklarsak; Osmanlı Arap ırkına Kavm-i Necip, (asil kavim), Araplara da Nesl-i Necip, (Soylu Necip) sıfatını yakıştırıyordu.

Bu görüşleri dile getirmekteki amacımız geçmişimizi inkar etmek değil, amacımız Osmanlı yönetiminin her şeyden önce Türk’ün ulusal kimliğinin yok edilmeye çalışıldığını, yerine Osmanlı kimliğini kabul ettirmeye çaba sarf ettiğini, ancak Türk ulusu tüm gayretlere karşı bu safsatayı kabul etmediğini açıklamaktı.

Atatürk; şeriatı, hilafeti ve saltanatı savunma devşirme geleneği ile teokratik bir yapıda devleti yöneten Osmanlı’yı ulusal mücadeleyle son verdi.

Yerine, kulu vatandaş, ümmeti de ulus yapan Cumhuriyet, laikliği ve demokrasiyi savunan bir yönetim modelini kurdu.

Atatürk’ün, “Ne Mutlu Türk’üm” diyene görüşünü her zaman dikkate alalım.