Parasal anlamda güçlenmenin en ince yollarını önce Amerikalılar keşfetti, sonra oradan tüm dünyaya yayıldı.
Bu gün işçi bayramı.
Yani 1 Mayıs.
1800 yıllarda Amerika da baş gösteren kriz her devirde olduğu gibi en çok çalışanları etkilemişti. Ücretlerinde yapılan kesintilerin yanı sıra çalışma koşullarının daha da ağırlaşması üzerine, işçiler direniş kararı almışlardı. İlk kitlesel eylem kanlı şekilde bastırıldı. ( O devirlerde biber gazı olmadığından olsa gerek, Hatırlayınız TEKEL işçilerini) Direnişçilerin bir kısmı tutuklandı, elebaşları idam edildi.
İşçiler; bu yıllar süren mücadelelerinden hiç vazgeçmediler (Başlarında adam gibi sendika liderleri varmış demek ki.(!)
1887 yılında yapılan 8 saatlik iş bırakma eyleminde polisin ateş açması sonucu 12 demiryolu işçisi hayatını kaybetti.
1Mayıs 1886 yılına gelindiğinde daha iyi organize olan işçi kesimi ülke çapında genel greve gitti. Bu gösteriler sırasında yine Polis’in açtığı ateş sonucunda yüzlerce kadın, çocuk ve işçi hayatını kaybetti. Bir provokatörün kalabalığa bomba atması ise işin çığırından çıkmasına sebep oldu. Polisler en ağır şekilde olaya müdahale edip 4 işçi önderini tutukladılar ve kısacık bir yargılamadan sonra onlarda idam edildi.(İnsan haklarından bahseden medeniyetsizlere bakın)
Sonuçta emek sermayeye galip geldi ve işçilerin hakları kabul edilip 1 Mayıs günü de işçi bayramı olarak kutlanmaya başladı.
Ülkemizde çalışanlar sendikal haklara 1946 yılında kavuştular. O tarihten sonra sendikal örgütler çoğalmaya ve iş dünyasında hatır sayılır bir konuma gelmeye başladılar.
İşçi sendikalarının en güçlü olduğu dönemlerde hep ihtilallar yaşandı ve sendikalar kapatıldı.
1980 İhtilalıyla birlikte bu süreç yinelendi. Daha sonraki yıllarda işçiler tekrardan örgütlenerek sendikalarını kurdular. “Örgütsüz toplum ezilen toplumdur” sözünün ne kadar doğru olduğunu bugünlerde daha iyi anlıyoruz.
1990 yıllarında ise siyasi partilerin sendikaları ele geçirme savaşanın tavan yaptığı dönemleri yaşadık. Çalışanlar bu tuzağa çok kolay düştüler ve özelleştirmelerin önünü de kendi elleriyle açtılar. Çünkü siyasi tercihlerini ekmeklerinin önünde tutmaya başladılar.
2000 li yıllarda özelleştirmeler tam bir işçi kıyımına dönüştü.
Kamu kurumları sırayla satıldı. Bu satışlara kimseler ses çıkarmadı.
Ta ki sıra kendilerine gelene dek.
En son TEKEL işçilerinin eylemlerini izledik meydanlarda. Sendika liderlerinin hiç sesi çıkmadı. Onların başka hesapları vardı çünkü.
Birkaç keskin muhalefet eden liderde Ergenekon’dan içeri tıkılınca Türkiye’de ki işçi hareketi tamamen ölmüş oldu.
1980 yılında 42 milyonluk nüfusumuzun 3,5 milyonu sendikalıydı. Oysa bugün 75 milyonluk ülke nüfusumuzun sadece 750 bini sendikalı. (İleri Demokrasilerde hep böyle oluyor demek ki)
Her neyse gelelim esas konuya. İşçiler önce 4 A. 4 B. 4 C ve 4 D kategorilere ayrıldı.
Sonra sırası gelen ya düşük ücretlerle başka kurumlara gönderildi yâda kapı önüne koyuldu.
Ardından ‘Taşeron’ işçiliği başladı.
Şimdilerin modası böyle.
12 saat sorgusuz sualsiz çalışır, aybaşında cebine 700 TL koyar evine gidersin(!)
Bu gün işçi bayramı.
Kocaman Devlet yöneticileri gözünüze baka baka konuşup nereden nereye geldiğinizi anlatırlar. Çatlak ses çıkaran olursa “İşine gelmiyorsa çalışma kardeşim” derler. Biraz daha üzerlerine gidersen Copu yer oturursun.
Buraya nerden gelmiştik?
Amerikanın 1800 lü yıllarından.
Demek ki ülkemiz işçi hakları konusunda şuan onlardan 200 yıl geride.
Emeğiyle kazanan, çalışarak bir işe yarayan herkes işçidir aslında. Emeğin saygı ve itibar gördüğü toplumlar her zaman barış ve mutluluk içinde yaşamıştır.
Bu gün işçi bayramı. Sende bir gün de olsa gözlerimize bakarak yalandan nutuk atacaklar.
Bizleri nereden nereye getirdiklerini söyleyecekler. Belki eğlenceler düzenleyip bir günlüğüne de olsa halaylar çektirecek ekmek arası et ikram edecekler.
Tabi yersek?
Ama yeriz. Ah o “Bir günlüğün beyliği beyliktir” diyen yok mu?
Mutlu bayramlar.

Önceki İçerikMAHMUTLAR’DAKİ BİNALAR TEMİZ VE BAKIMLI MI?
Sonraki İçerikMİNİK MELEKLERİME;