1800 yılların başında 1 milyar olan dünyadaki insan nüfusu, aradan geçen yaklaşık 200 yılda 8 milyar sınırına dayanmıştır. Tüketim kültürüne dayalı bir sistem içerisinde dünya kaynaklarını hızla tüketen insanoğlu, bu gidişin artık kendi varlığını tehdit ettiğini iyi bilmektedir. Atmosfere salınan karbondiyoksit gazı, küresel ısınmayı hiç olmadığı seviyelere çıkarmıştır.

İşte bütün bu gerçekler karşısında, gelir dağılımı bozulmuş, 2 bin 153 milyarderin, 4,6 milyar kişiden daha zengin olduğu bir dünyada,  insanların bilinçaltındaki derin korku, Covid-19 salgınının sıradan ve doğal bir olay olmadığı kanısını güçlendirmiş, buna bağlı olarak covid aşısına da bakış açısını değiştirmiştir.

Psikolojik ve Sosyolojik Öngörüler

Toplum psikolojisi düzeyinde düşündüğümüzde bu salgın ve yaşanan zorluklar ileriye doğru hem olumlu hem de olumsuz sonuçlara yol açma potansiyeline sahiptir. Olabilecek olumlu senaryo ileriye doğru toplumsal dayanışmayı ve iş birliğini yükselten, insanların iş bölümü ve toplumsal kurallara uyumunu arttırıcı bir etki yapabileceği gibi toplumsal ve bireysel ayrışma, uzaklaşma, çıkarcılık gibi sonuçlar da doğurabilir. Bunlardan hangisine doğru yönelme olacağı bu salgın döneminin nasıl geçirildiği, ne kadar sürdüğü, şu andaki kurallara uyum düzeyiyle olumlu sonuçlar elde edilip edilmemesi, bu dönemde zorluk çeken insanlara dönük gerçekleştirilen dayanışma ve yardım faaliyetleri ve insanların bu dönemi genel olarak nasıl algılayıp anlamlandırdıklarına göre belirlenecektir.

Covid-19 salgını göstermiştir ki insanlar salgın öncesinde her şeyi her an tüketen, tüketim konusunda sınır tanımayan alışkanlıklara sahipken bu salgın döneminde bu alışkanlıklar sorgulanmaya başlanmıştır. Özellikle dünya genelinde tüketim alışkanlıklarının sorgulandığı, doğa ile olan ilişkilerin, beslenme alışkanlıklarının gözden geçirildiği yeni bir dönem öngörülmelidir.

Virüsün etkileri ne yazık ki toplumsal eşitsizlikler açısından da çarpıcı olacaktır. Her sosyoekonomik grup bu salgından aynı ölçüde etkilenmemektedir. Bu noktada kronik rahatsızlıklara daha fazla sahip olduğu araştırmalarla ortaya konan düşük sosyoekonomik tabaka bu salgından en derinden etkilenecek gruptur. Yalnızca sağlık açısından değil, toplumsal ve ekonomik sonuçları açısından da bu gruplar en savunmasız, dezavantajlı gruplar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada ülkemizde başlatılan yardım kampanyalarına olan desteğin katlanarak artması, toplumsal dayanışmanın güçlenmesi büyük önem taşımaktadır.

Bu salgın kuşaklar arasındaki etkileşimi bozmamalıdır. Yaş üzerinden uygulanabilen ayrımcı tutum ve davranışların toplumsal hayatımızda geri dönüşü olmayan daha kalıcı etkileri olabilir. Bu açıdan bakıldığında virüsün sanki bulaştırıcısı, sorumlu bir grup olarak herhangi bir yaş kesimi görülmemelidir.

Sonuç;

Bu salgından sonra huzur ve mutluluğu önceleyen adımları hayatımıza daha fazla katmamız gerekecektir. Birçoğumuz hayatın anlamını yeniden sorgulayacak, hayat felsefemizi bir kez daha gözden geçireceğiz. Bundan sonra toplum olarak yeni bakış açıları, varlık, bilim, teknoloji ve eğitim felsefeleri; yeni ahlak, hukuk ve siyaset anlayışları ortaya koymalıyız. Yeni kuşakları bu doğrultuda yetiştirmeliyiz. Onların da yeni odağı bu doğrultuda olmalı diye düşünüyorum.

Ayrıca Koronavirüs salgını ABD ile Çin arasındaki rekabeti kızıştırarak çift kutuplu bir sistemi daha da belirginleştirebilecektir. ABD ile Çin’in temsil ettiği ekonomik ve politik yapıların farklı olmasına rağmen üretim ve tüketim ağları üzerinden iki ülkenin birbirlerine bağlı olması nedeniyle oluşması muhtemel bloklar arasında kısa vadede keskin bir ayrışmanın söz konusu olmayacağı söylenebilir.

Önceki İçerikKARGA MEL’DEN POLAT ALEMDAR’A
Sonraki İçerikBAŞKAN YÜCEL’DEN GAZİLER GÜNÜ MESAJI