Geçen hafta kemoterapi cihazından çıkıp bembeyaz hastane çarşafları kaplı yatakta bilgisayarla oynarken, gazeteden yazımı geçmemi istediler. Oysa haftalık yazdığım metin Alanya’daki bilgisayarda kalmıştı. Bense Antalya’daydım…  İyi de olmuş geçen hafta yazdığım metni gazeteye geçmemem. Bu hafta yeni baştan bir yazı yazıyorum.
Katiller haksız cinayetlerin vicdan azabını en fazla, kendileri ölürken çekiyorlarmış. Şimdi tuhaf, dayanılmaz bir acıyla, katlettiğim sevdaların, komşu bahçelerden çaldığım elmaların ve sapanla avladığım serçelerin vicdan azabı dolduruyor içimi… Öyle büyük pişmanlık, öyle dayanılmaz acı ki içtiğim su kezzap, yediğim yemek zehir oluyor. Gözümü nereye çevirsem reklam panolarında, en ışıltılı harflerle şöyle yazıyor: BÜTÜN GÜNAHKÂRLAR ZOR ÖLÜR! Zor ölüyorum…
Ben öyle çıt kırıldım, süslü, ışıltılı ve yılışık güzellikleri hiç sevmedim. Mesela üstene para verse kimse bana lüks bir restoranda yemek yediremez.  Keyif almam! Garip olmalı yanım yörem benim. Uzak yerlere giderken uğurlanmak, menzilimde birileri tarafından karşılanmak istemem.  Garip geldim, garip gidiyorum…  Hayat bana güzellik ekmeğini keserken üvey anne kadar cimri davrandı.  Alıştım… Sitem etmeye de vaktimin kalmadığını hissediyorum.
Neylersin, yaşam yeni gelenler ve eksilen ya da eksilecek olanlarla devam ediyor, edecek. Düzen bu! Uzatmaların oynandığı bir maçta futbolcu topun peşinde koşmaktan nasıl vaz geçmiyorsa, son saniyelerimizde bile yaşama dair kaygıların peşinde koşuyoruz. Tedavi, hastalık bir tarafa, işsizliğimin kaygısına düşmüşüm! Antalya’dan döndükten sonra birkaç iş başvurusu için Mahmutlar’a gitmem gerekti. Eh oraya kadar varıp, gazeteye uğramamak olmaz.  Fatoş Erdem Hanım’ın odasında söz dönüp dolaşıp belediyenin arkasında bulunan boş araziye geliyor. Mahmutlar Post’un iki haftadan beri gündeme taşıdığı bu arazinin, uygun şekilde değerlendirilmesi, beldeyi yönetenlerin izanına kalmış.
‘Adem Peygamberden beri, içtimaî dâva ve savaş mevzuunda daima iki cins insan seciyesi (karakter-seviye) görülmüştür: Hepçiler  ve lüpçüler… Lüpçüler ceset mezara girdikten sonra üzerine üşüşen kurtlara benzerler. Hazıra konarlar! Hepçilerse, cesedi sağlığında bir dağ yavrusu gibi omuz kabartırken alnının tam ortasından vurup yere serenlerdir. Hazıra konmazlar; hak ya da batıl, herbirinin bir oluş çilesi vardır. Lüpçülüğün  biricik vasfı ise, çilesizlik, bedavacılık, kolayına getiriciliktir.’ Bizim bir şey olabilmemiz ve boşlukta bir mekân işgal etme hassasına erebilmemiz için, mutlaka tarihimizdeki birkaç asırlık lüpçülük seyrinin sona ermesi ve içimizden hepçi bir zümrenin fışkırması lazımdır. Bu birkaç asırlık dangalık, dalkavukluk ve bedavacılık çağında bir tek Atatürk dönemi ayrıcalıklıdır. Atatürk ordularına “ Hattı müdafaa yok, sattı müdafaa var. O sattıh bütün vatandır” emrini verecek kadar “hepçi”dir.
Konu belediyenin arkasındaki arazi olunca, haliyle söz sahibi de belediye yetkilileri oluyor. Gazetemizin sahibi Mesut İlhan Bey CHP’li meclis üyesi Hasan Kısa’ya sormuş, “ D-400 yol kenarı, kaza riski var” şeklinde bir cevap almış. Bu cevabı verenin mantığıyla hareket edilseydi, bugün otban-otoyol ve kavşaklarda bulunan büyük alışveriş merkezlerinin hiç biri olmazdı. Anne babaların çocukları “öcü ”den korkuttuğu gibi CHP’li Meclis Üyesi Hasan Kısa bizi “kaza” ile korkutuyor.  Ne diyeyim, CHP ülke genelinde bu zekâ düzeyindeki adamlarla çalıştığı sürece iflah olmaz. Başkaca bir şey diyemiyorum. Dilimi yuttum Kısa’nın verdiği cevap karşısında.
Şimdi bizde siyasiler bir takım makamlara gelmek için yapmadıkları aşüfte cilvesi, yalamadıkları kıç kalmaz. Takiye, “gömlek değiştirme “, dondan dona girme, kifayetsiz muhterislerin ihtiras dolu ruhlarına işlemiştir. Her ne kadar ol mürşidin ihvanı gibi görünseler de, papazın yanında Hristiyan, hahamın yanında Yahudi, imamın yanında Müslümandırlar. Ali cengiz oyunlarında, kısa yoldan köşe dönme hamlelerinde, Einstein’ı geride bırakacak zekâ performansı sergileyen siyasilerimizin, iş halkın ve ülkenin menfaatine gelince tuhaflaşmaları sosyolojik bir araştırma konusu olsa gerek…
Benim içimde ağlayan bir çocuk var… Küskün, ihmal edilmiş! Kımıldayan her yaprakta ürperen, titreyen bir ceylan yavrusu…  Bilmem, hangi şefkatli kucağa atar kendini, hangi boşluğa sığar sahipsizliği… Ben gidiyorum! İçimdeki mahzun çocuk içindir bu kaygı.

Önceki İçerikMAHMUTLAR’DA AVM’ye İHTİYAÇ VAR MI?
Sonraki İçerikANAHTAR