Sekiz sene önce Ankara’da gösterime giren ve bizimde izlediğimiz Giordano Bruno adlı tiyatro oyununun içeriği gerçekten son yıllarda ülkemizde oluşan bazı olayları bizlere anımsattı.
Yaşanan bu olay İtalya’da geçiyor. Rönasansın ilk filozof ve şairlerinden olan Giordano Bruno, Roma Engizisyon Mahkemesince yargılanarak suçlu bulunmuş ve diri diri yakılarak cezalandırılmıştı. Bruno’ya yüklenen suç Kopernik’in düşüncelerini benimseyerek Hristiyanlıktan ayrılmasıydı.
Bu olay Avrupa’da Rönasans’ın başlangıcı olarak kabul ediliyordu. Nasıl ki 1517’de Almanya‘nın bir kentinde Martin Luter adlı bir Alman kiliseye bildiri asarak günahların papazlarca para karşılığında kilise de affedilmeyeceğini açıklıyordu.
Bu olay dinde reformun başlangıcı sayılıyordu.
Yaşanan bu iki olay Avrupa’da yaklaşık 16. Yüzyılda meydana geldiği ve bu olaylardan sonra 17. Yüzyıla gelindiğinde Avrupa, insan aklını kullanmayı benimsemişti.
Bu durum bilimin dinden ayrılarak akıl ve bilimin ön planda tutulmasının başlangıcı sayılıyordu.
Avrupa’da 18. Yüzyılda başlayan bu hareketler özellikle Fransız devrimin oluşmasını sağlamıştı. Devrim sonunda Krallık ortadan kalkmış, yönetimin seçimle iş başına getirilmesi, Cumhuriyet, Laiklik, İnsan Hakları, Özgürlük, Köleliğin kaldırılması, dinsellikten arınmış yargı sistemi gibi bir takım sosyal içerikli insancıl esaslar benimsenmişti.
Bu olayların gelişmesi kolay olmamıştı. Burjuva sınıfının bu istekleri tabandan gelmişti. Ve bu istekleri gerçekleştirmesi uzun süre kanlı mücadeleler karşılığında olmuştu.
Bu olaylar Avrupa’da oluşurken Osmanlı’da yaşanan bu olaylara karşı kayıtsız kalmış ve tarih sahnesinden silinmişti.
Osmanlı Devletinin külleri arasından doğan ve Yüce Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde kurulan yukarıda açıklanan devrimler peyder pey oluşmaya başlamış ancak bazı çıkarcı çevrelerin oluşturduğu dinci kitleler üzerinde mücadele edilmiş ve halen edilmeye devam edilmektedir.
Toplumumuz zamanında aydınlanma devrimini geçirmediği gibi demokratikleşmenin de henüz başlangıcında olduğumuz için toplumda da ister istemez bazı çalkantılar olacaktır.
Bunları yazılı ve görsel medyadan ilgiyle takip etmekteyiz.
Esasında yaşadığımız bu olayları bir yönde bakış tarzımıza göre de değerlendirirsek;
“Okumayan, dinlemeyen, duymayan, görmeyen, olup bitenleri anlamayan, kendi haline bakıpta niçin süründüğünü sorgulamayan, teslimiyetçi, kaderci, çağdaşlık uygarlık gibi derdi olmayan, beleşçi ve avanta ile iradesini satan kişiler olarak mı kendimizi değerlendiririz?“
Böyle değerlendirirsek bile  bu toplum en zor günlerinde bile kenetlenmiş bir toplum olup bize akıl vermeye kalkan özellikle dış güçlerle birlikte bunların uzantısı olan iç güçlerin Türk toplumunun genel yapısıyla birlikte geçirdiği Ulusal Kurtuluş Savaşının hangi şartlar altında ve nasıl kazanıldığını bilmeleri gerekir.
Her ne kadar başımızda siyasi iktidarın yarattığı terör, işsizlik, gelir dağılımında yaşanan adaletsizlik varsa da bunların biran önce giderilmesi için özellikle Parlemento’ya, sivil toplum örgütlerine ve medyaya büyük görevler düşmektedir.
Unutmayalım, Yüce Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti sonsuza dek yaşayacak ve dünya tarihinde her zaman yerini alacaktır.