Uğultulu ve hüzünlü bir kalabalığın içinde yapayalnız bir yolcunun son seferine uğurlanışına şahitlik ediyorsun.

Omuz verip ağır adımlarla taşıdığın tabutun içine sığdırdığını sandığın bir beden.

Koca bir maziyi, gelgitlerini, şefkati, otoriteyi, sahiplenmeyi, ondan bir parça olmayı ve onu ebediyen yitirmenin verdiği ağır hüznü hiçbir yere sığdıramıyor, hıçkıramıyor, konuşamıyorsun.

Göz pınarlarından akan yaşlar göz bebeklerini kapatıyor, önünü göremiyor ve daha yokluğunun ilk dakikalarında tökezliyorsun….

Ondan önce sen iniyorsun çukurun içine.

Beyaz bir kefene sarılı o soğuk bedene uzanıyor, incitmemek için bir yanını yaslıyorsun mezarın duvarına.

Kendi ellerinle yatırıyor, en sevdiğin çiçeği fideler gibi avucunla eleyip koyuyorsun ilk toprağını.

Uzanan ellerden birine yapışıp çıkıyorsun yukarı.

“Toprağı bol olsun” diyenlerin attığı her kürek toprakta, bir film şeridi gibi geçiyor gözlerinin önünden tüm anıların.

Tahtaların arasından bakıyorsun, son kez ve son bir umutla.

Beş dakika içinde ciğerinin bir parçasını kendi ellerinle toprak anaya bırakıp dönüyorsun.

O beş dakika aslında yaşın kadar uzun, yaşanmışlığın kadar dolu dolu ve tek yönlü bir gidişin, ebediyen ayrılığın, bir daha asla kavuşamayacak olmanın yani dünyanın en ağır yükü kadar ezici…

Sonra onsuz ilk akşamın kapısından giren yetimliğin asla onarılmayacak tahribatı başlıyor ve tüm duyularını işgal ediyor.

Bir yanının çöktüğünü hissediyorsun.

Onun üzerini örten her zerre toprağın, senin yüreğinden kazılarak atıldığını anlıyorsun. Çocuksu yanını yitiriyorsun, çünkü şımaracak, sığınacak, akıl danışacak bilgen yoktur artık… Şairin dediği gibi “Baban ölünce büyüyorsun”