İlkokul  kitaplarından aklımda kalan ‘Türkiye yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı bir coğrafyaya sahiptir’ tespiti aradan  50 yıl geçti ve tamamen değişti.

Artık yazları sıcak ve kurak kışları serin ve yağışsız bir iklime dahil olduk.

Büyük kent merkezlerini besleyen barajların neredeyse tamamı dörtte br dolulukta. Ani ve fasılalı yağışlarda kent merkezleri sele boğulduğu halde barajlarımız dolmuyor. Meteorolojik olarak başlayan kuraklık sosyo-ekonomik  yani son evre kuraklığın kapısına dayanmıştır.

Sosyo-ekonomik  kuraklık, toprağın çoraklaşması ve tarım yapılamaması anlamına gelir.

Daha pahalı enerji daha çok ithal gıda demektir. Daha çok orman yangını, çekirge ve haşere istilası da cabası.

Dünyada tüm şehirlerin ve yerel yönetimlerin kuraklığa karşı eylem planları var, bizde Diyanetin yağmur duası dışında bir çalışma yok.

Kuraklığın 3 kolu yani meteorolojik,  hidrolojik ve tarımsal kuraklık 3 ayrı bakanlığa bağlı.

Bizim en büyük sorunumuz planlama eksikliğidir.

Özellikle su  havzalarındaki yapılaşmadan dolayı yağmurdan su  hasadı yapamıyoruz.

Şehirlerdeki çatılardan, caddelerden toplanan su arıtma tesislerine oradan da denize pompalanıyor, bunun ayrıştırılması ve su  havsazı üzerine imar izni verilmemesi lazım.

Sanayi tesislerinin aynı bölgede ve coğrafyada olması aşırı talep yaratıyor, bölgesel dağılım hem bir kente yığılmayı önler hemde yerinde istihdamla homojen yapıya katkı sunar.

İstanbul’da hemen her barajın yanında  büyük bir ilçe kurulmuş, Büyükçekmece ve Küçükçekmece göllerinin etrafı çimento fabrikalarıyla dolmuş, kanal İstanbul yapılırsa Sazlıdere Barajı iptal edilecek, sırf  İstanbul özelinde artı 5 milyon nüfus 2050 yılında büyük bir su  sıkıntısı demektir.

Ülke genelinde kişi başına düşen  3000 m3 su 2050 tahminlerine göre 2000 m3 olarak hesaplanmaktadır.

Millet olarak suyu tasarruflu kullanmanın yollarına bakmalıyız, şuan belki hala şaka gibi gelse de, 100 yıl sonra buğday, pamuk, şekerpancarı, pirinç, çay, fındık, ayçiçeği yetişmeyen bir coğrafyada olacağız.

Yerel yönetimlere düşen Atıksu Arıtma tesislerinden çıkan suyu tarımsal sulamaya elverişli hale getirecek altyapıyı kurmak, şehir merkezlerine yağan yağmuru toprakla buluşturacak daha geniş yeşil alanları ımar planına işlemek ve az su  kullanandan az ücret alarak su  tasarrufunu teşvik etmektir.

Devlete düşen en önemli görev su  havzalarının korunması, üçbeş firmaya kazanç sağlayan HES  projelerinin yerine GES ve Rüzgar enerjisine yönelinmeli, 2 B saçmalığıyla günden güne azalan orman alanlarının korunması orman vasfını yitiren yerlerin yeniden ağaçlandırılması, su havzası üzerinde bulunan yerlerde maden aramalarına dur denilmesi olacaktır.

Tüm bu sıkıntıları görmezden gelip birde son kararnamede orman arazilerini imara açanlar için bu uyarı hiçbir şey ifade etmesede biz uyarı görevimizi yapıp tarihe not düşelim  istedim.

Bir damla suya hasretse bir milyon dönüm toprak hiçtir.

Mavi bir dünyada kalmak umuduyla.